Sen Hiç İstemedin ki Dostum!
| |||||||||||
| |||||||||||
MEDENİYET MİSYONU
Bana medeniyetini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!..
Her medeniyet dört tür önderlikle temayüz eder: Ahlâkî Önderlik, İlmî Önderlik, İktisadî Önderlik ve Siyasî Önderlik. Bu önderlik tarzları arasında ahenk sağlanamadığı zaman, medeniyet kaosa sürüklenir; medeniler çılgınlaşır. Yirminci yüzyılda, iki dünya savaşının acılarını beden ve ruhunda derinden hisseden Mahatma Gandi, “Batı Medeniyeti mi? Olsaydı, fena olmazdı!” derken bu gerçeğe işaret ediyordu.
BATI MEDENİYETİ İKİ PARÇALI
Aslında 20. yüzyıl başlarında Batı Medeniyeti, siyasî ve iktisadî gücünün zirvesindeydi. Fakat ahlâkî önderlikten yoksundu. Bilim ve düşünce adamları ise siyasî önderlerin oyuncağı olmuş, onların ihtiraslarını haklılaştırma yarışına girmişlerdi.
Böylece, dünyaya hakim olan Batı Medeniyeti, kendine hakim olamadı. Sonuç, Avrupa ve dünya halkları için tam bir kâbus oldu. Dünyayı kendi aralarında paylaşma uğruna, 20 yıl arayla giriştikleri iki dünya savaşı, bütün hayallerini yıktı; yarınlarına güveni sarstı. Berlin'in tam ortasından ikiye bölündü Avrupa: Doğusu Moskova'ya bağlandı, batısı Washington'a. Avrupa, hayal Cennetinden aşağılara “düştü.”
Bir medeniyetin merkezi düşünce, çevreden merkeze doğru kuşatma başlar. Avrupa düşünce, batıda ABD, doğuda SSCB yükseldi. Bu dev yaratıkların oluşturmaya çalıştığı DÜNYA DÜZENİ ise ancak 50 yıl ayakta kalabildi. Yurttaşlarının özgürlük alanını yok eden SSCB kendi üzerine çökünce, Soğuk Savaş bitti; sıcak savaşlar dönemine girdik.
AVRUPA'NIN KALBİNDE KATLİAM
İslam dünyası, bu yeni dönemin muharebe alanı seçildi. Önce Avrupa'nın kalbinde, Bosna'da, 250 bin Müslüman katledildi; sonra Afganistan ve Irak fiili işgale uğradı. Katliam ve işgallerin gerekçesi hep aynı: Müslümanları medenileştirmek. Nasıl bir nimetse bu medeniyet, hep yıkım ve ölümle teşrif ediyor!
Medeniyet veya Uygarlık kavramı, ortaya çıktığı 18. yüzyıldan beri hep bilimsel değil, ideolojik içerikli olageldi. Uygarlığın bileşenleri insanlığın ortak değerleri değil, sadece Avrupa merkezlerinde, Avrupalı düşünürler tarafından geliştirilen fikirlerdi. Diğer toplumlara bu fikirleri taşımak ise “Beyaz Adamın Yükü”ydü!
Beyaz Adam, doğrusu, sorumluluğunun bilincindeydi! Uygarlığı bütün yer küreye yaymak için, dünyanın beşte dördünü sömürgeleştirdi. Hindistan'da yetiştirdiği afyonu Çin'e sattı. Direnç görünce de, Çinlileri “serbest ticaret düşmanı” ilan edip bombalamaya başladı.
Halklara uygar olmanın yanı sıra, çok önemli başka bir şeyi de öğretti Beyaz Adam: Ulus olmayı. Avrupa uygarlığının bir gereği ve aracıydı ulus olmak. Uluslaşmak, kendi uygarlık merkezine sırt çevirip, Avrupa uygarlığına uygun bir siyasal birim haline gelmekti.
DÜŞTÜĞÜMÜZ YERDEN KALMALIYIZ
20. yüzyıl başlarında, sömürgecilik yoluyla yükselen Batı Uygarlığının karşısındaki en büyük siyasal engel, sömürgeci olmayan çok-uluslu bir devlet idi: Osmanlılar. Osmanlıyı kırk parçaya ayırmadıkça, sömürgeciler Orta Doğu'ya egemen olamazdı.
Avrupa halkları birleşerek ulus oldular. Osmanlı milleti ise parçalanarak uluslara ayrıldı. Prusyalılarla Bavyeralılar birleşip Alman oldular; Venediklilerle Floransalılar birleşip İtalyan oldular. Osmanlılarsa parçalanıp Arap, Arnavut veya Türk oldular. Almanlarla İtalyanlar şimdi birleşip Avrupalı olmaya çabalarken, Türkler ve Araplar ve diğerleri daha küçük parçalara ayrılma tehlikesiyle karşı karşıyalar.
Uygarlık, merkezdeki halkları bütünleştiriyor; çevredeki milleti parçalıyor.
O halde: Düştüğümüz yerden kalkmalı; Batı uygarlığının parçaladığı İslam toplumlarını bütünleştirmeliyiz!
Önder, yüreği muhkem gerek!
Yönetim düşünürlerinin sıraladıkları önderlik vasıflarından ilk üç tanesinden biri mutlaka dürüstlüktür. Önder, ilkeleri olan ve davranışlarına doğruluğu egemen kılan kişidir.
Çağdaş yönetim bilginleri dönüp dolaşıp klasik düşünürlerin asırlar önce dile getirdikleri ilkeleri art arda sıralıyorlar. Farabi, erdemli şehrin yöneticisinde aşağıdaki vasıfların olması gerektiğini söylüyordu. Onu teyit etmeyen bir tek çağdaş düşünür bilmiyorum.
Çağdaş yönetim düşünürlerinin sıraladıkları önderlik vasıflarından ilk üç tanesinden biri mutlaka dürüstlüktür. Önder, ilkeleri olan, ilkelerinden menfaati için vazgeçmeyen ve davranışlarına doğruluğu egemen kılan kişidir. Doğru olmayanın dostu olmaz; dostu olmayansa yol alamaz. Aşık Paşa, dost (onun dilinde: kafadar) edinemeyen yiğitler için asırlar önce şöyle diyordu:
Çün kafadar olmasa pes neyleye
Dört yanını kendi nice bekleye?
Soyluluk, duyarlılık, ruh yüceliği! Bunlar her zaman aranan, ama pek az bulunan sıfatlar. Sarı Mehmet Paşa vezir-i azamdan başlayarak, bütün yöneticiler "gerek hizmette gerek övmede ne ederlerse doğru ve gönülden edeler; bozgunculuk ve hoşa gitmek için yapmayalar" diyordu. Hizmeti bir yana koyup mal mülk edinme sevdasına kapılmayalar. Kınalızâde, yüksek idareci ve askerlerin ticaret işlerine bulaşmasını düzen bozucu olarak niteliyordu.
Hakiki önderin en önde gelen sıfatı adil olmaktır. Karaca Hisar'ın fethinden sonra Osman Gazi'nin haksız kazanç peşindekilere karşı takındığı tavır, Osmanlı liderliğinin niçin altı asır sürebilmiş olduğunu çok iyi göstermektedir.
Ilımlı mizacın iş ve siyaset hayatında nice kapıları açtığını tecrübe eden herkes bilir. Sarı Mehmet Paşa'ya kulak verelim: Öfkeli ve kötü huylu olmak çirkin işlerdendir. Öfke imanı bozar. "Güzel huy dinin yarısıdır" buyurulmuştur.
Aşık Paşa alplığın ilk şartı şecaat ve yürek sahibi olmaktır diyordu:
Kişi alp olmaklığa alet gerek
Evveli şol kim ola muhkem yürek
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Nobel Barış Ödülü’nü
Neoliberalizm mi aldı?
Mikro kredi efsanesi
Bugün Dünya Bankası ve IMF, devlet
bankaları ve özel bankalar da mikro kredi
işine dalıyorlar. Mikro kredi işi büyük bir
hızla bir imparatorluğa dönüşüyor. Bu da,
tam da yoksul kadınları kaçmaya çalıştıkları banka ve bürokrasi denetimini işin içine
sokuyor. Mikro kredi işi giderek makro
dolandırıcılığa dönüşüyor.
Henry Kissinger’e Nobel Barış Ödülü veren komite bu yıl aynı ödülü Muhammed Yunus’a, ülkesi Bangladeş’in haritası üzerine Grameen Bankası’yla “mikro kredi” sözcüğünü yerleştiren adama verdi. Bu da ilerleme sayılır. Fakat aslında mikro kredi yoluyla –komitenin sözcüklerini kullanırsak- “nüfusun büyük kısmına, yoksulluktan kurtulma yolları bulma imkanı sunmak”, “Henry Kissinger” ile “barış” sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmaktan çok da uzak değil.
80’lerin sonu ile 90’lar boyunca, Birinci Dünyanın iyi kalplilerinin terminolojisi içinde bu “mikro kredi” kelimesi sihirli sözcükler arasına girdi, binlerce sayfalık vakıf ve sivil toplum örgütü raporlarına yayıldı, tıpkı “sürdürülebilir” sözcüğü gibi. İnsanseverlik açısından çok yoksul kadınlara çok küçük krediler vermekten daha erdemli ne olabilir ki? Mikro krediler –mega kredilerden farklı olarak ama görüldüğü üzere mega faiz oranlarından pek kopmadan- insanlara nefes aldırıyor.
Sorun şu ki mikro krediler hiçbir makro değişikliğe yol açmıyor. Bazı yoksul kadınlara yardımı oldu, buna şüphe yok. Fakat burada da başarısızlık var. 1970lerin başında Üçüncü Dünya ile Birinci Dünyanın ilişkisini değiştirmeye yönelik devasa planlar yapılıyordu. Hedef, Üçüncü Dünya ülkelerindeki yaşam standardını sadece bir azınlık için değil, genel olarak Birinci Dünya seviyesine yaklaştırmaktı. Birleşmiş Milletlerde radikal ekonomistler Yeni Dünya Ekonomik Düzeni için gece gündüz demeden planlama yapmaktaydı. Hepsi uçtu gitti ve işte şimdi, 30 yıl sonra, iyiliksever sınıfların hali ortada: Mikro krediye selam duruyorlar.
Mikro krediler işlerin bugün geldiği durumda yara bandı mesabesindeler. Mesela sadece Hindistan’da, federal hükümetin, eyalet yönetimlerinin ve büyük uluslar arası kuruluşların teşvik ettiği vahşi neoliberal önceliklerin hayatlarını çekilme hale soktuğu 100 binden fazla çiftçi –büyük kısmı da kadın!- kendini öldürdü.
Kendisine Yunus’a verilen Nobel Ödülü hakkındaki düşüncesini sorduğum ekonomist Robert Pollin şu noktaya dikkat çekti: “Bangladeş ve Bolivya dünyada en başarılı mikro kredi sistemine sahip ülkeler. Fakat bu iki ülke aynı zamanda dünyanın en yoksul ülkeleri de.”
İstatistiklere göre Bangladeş insani kalkınmışlık alanında 139uncu sırada. Durumu Hindistan’dan da kötü. 150 milyonluk nüfusunun %49.8’i resmi yoksulluk sınırının altında. Grameen Bankasının anayurdunda halkın %80’i günde 2 dolardan az bir parayla yaşamaya çalışıyor. 1990ların başında hazırlanan bir BM Kalkınma Programı raporuna göre Bangladeş’teki mikro kredilerin toplamı ülkede verilen kredilerin %0.6sını oluşturuyor. Buna pek de dönüşüm denemez.
Peki mikro kredi ne başardı? Bu soruyu, Hindistan’ın taşradaki gerileme ve ekonomik politikaların sonuçları konusunda en parlak gazetecisi P. Saniath’a sordu. Evet, dedi, mikro kredi belli bazı koşullarda kullanılması meşru bir araç olabilir, fakat bu aracı dev bir silaha dönüştürmeye kalkışmadığınız sürece. Şimdiye dek hiç kimse borca sokulmak suretiyle kurtarılmamıştır. Evet, pek çok yoksul kadın, banka bürokrasilerini ve tefecileri bypass edip mikro kredi kullanarak yaşamlarını biraz rahatlatmışlardır
Fakat bugün Dünya Bankası ve IMF, devlet bankaları ve özel bankalar da mikro kredi işine dalıyorlar. Mikro kredi işi büyük bir hızla bir imparatorluğa dönüşüyor. Bu da, tam da yoksul kadınları kaçmaya çalıştıkları banka ve bürokrasi denetimini işin içine sokuyor. Mikro kredi işi giderek makro dolandırıcılığa dönüşüyor.
Saniath ayrıca Hindistan’da mikro krediyle borçlanan kadınların ödediği faizlerin özel bankaların kredilerinin faizlerinin çok üstünde olduğuna da dikkat çekiyor.
“Üretim harcamaları için aldıkları kredilere yüzde 24 ila 36 faiz ödüyorlar. Halbuki üst sınıftan bir vatandaş yeni bir Mercedes almak için kullandığı krediye yüzde 6 ila 8 faiz ödüyor”
Grameen Bankasının Bangladeş’teki ortalama kredisi 130 dolar. Bu, Hindistan’da daha da az. Her iki ülkedeki yoksulların temel sorunu ise topraksızlık, mülksüzlük. Hindistan’ın binlerce mikro kredi kullanıcısının yaşadığı Andra Pradesh bölgesinde toprağın dönümü 100 bin rupi, daha zayıf toprağınki belki 60 bin rupi, yani 2000 dolardan fazla. 130 dolarla toprak alamazsınız, hatta iyi bir inek veya bufalo bile alınmaz. Saniath soruyor: “Peki bu durumda Andra Pradesh’teki yoksulluk tuzağına düşmüş kaç kadın bu yolla yoksulluktan kurtulabilmiş? Bunun cevabını almaya çalışın”
“130 dolarla en temel şeyleri bile alamıyorsunuz” diyor Saniath. “ Miktar çok az. Faiz oranları yüksek. Andra Pradesh’teki son sellerde her şeyin yerle bir olduğu bir köye yabancı gazeteciler geldiler ve gördüler: Köye gelen ilk kişiler mikro kredi vericilerdi, kadınları tehdit ettiler ve her şeyini selde kaybeden kadınlardan aylık ödemeler talep ettiler.”
Hükümetler mikro krediyi seviyor, çünkü bu yolla yoksul vatandaşlarına karşı en temel sorumluluklarından kaçmış oluyorlar. Mikro krediler “piyasa”yı ilah yapıyor.
Saniath’ın dediği gibi, mikro kredi faydalı bir araç olabilir fakat büyük dönüşüm sağlayacak bir politika gibi romantikleştirilmemeli. Bu düzeyde hiçbir işe yaramaz. Tersine, Bob Pollin’in vurguladığı üzere, “Güney Kore ve Tayvan gibi Asya Kaplanları üretimi ve ihracatı destekleyecek büyük, kamusal sübvansiyona dayalı kredi programları uyguladılar ve bugün yaşam standardı olarak Batı Avrupa’ya yaklaşıyorlar. Yoksul ülkeler de şimdi Asya Kaplanlarının büyük kredi modelini benimsemeliler. Sadece ihracatı desteklemek için değil, toprak reformunu, pazarlama kooperatiflerini, altyapı yatırımlarını ve hepsinden önemlisi sadre şifa olacak istihdamı desteklemek, teşvik etmek için de.”
Kamu sübvasüyonlu kredi programlarının sorunu halka yönelik, büyük ve neoliberal amentüye aykırı olmalarıdır. İşte bu nedenle Yunus Nobel Ödülünü alırken, radikal toprak reformunu savunanlar kafalarını arkasına kurşunu yiyorlar.
Tayfun Salcı
Dünya ve Ahiret Efendimizsin
Bir Ulü'l-emr idin emrine girdik
Ezelden bey'atli hakanımızsın
Az idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın
Unuttuk İlhan'ı Kara Oğuz'u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi' kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize
Suçumuz çoksa da sun'umuz yoktur
Şımardık müjde-i sahabetinle
Gönlümüz ganidir, gözümüz toktur
Doyarız bir lokma şefaatinle
Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi
Ne kanlar akıttık hep senin için
O Ulu Kitab'ın hakkıçün aziz
Gücümüz erişsin ve erişmesin
Uğrunda her zaman döğüşeceğiz
Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz
Can verir canânı veremez Türkler
Ebedi hadimü'l-Harameyniniz
Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler
I. Dünya Savaşı esnasında 1916 ile 1919 arasında Medine Müdafaasını üstlenen Fahreddin Paşa merkezden gelen emirle geri çekilmeden bir gün önce Mülazım Sabih Bey kendisine ithafen yazmış bu şiiri. Ecdadımızın o günlerdeki haleti ruhiyesini yansıtan ve verilen mücadelenin büyüklüğünü gösteren bu şiiri sizlerle paylaşmak istedim.
Dönemle ilgili ilginç bir diğer anekdot, Fahreddin Paşa'nın Medine'de bulunan ve Osmanlı tarafından gönderilmiş olan mücevheratı da zarar görmemesi için bir sandıkta toplayarak İstanbul'a yollamasıdır ki bunlar halen Topkapı müzesinde sergilenmektedir.
Bazı dondurma firmaları, vizyondaki 'Dondurmam Gaymak' filmiyle ilgili hukuki takip başlatmış. Yönetmen Yüksel Aksu, 'kahraman bakkal süpermarkete karşı' temalı bir komedi çekmiş (daha fazlası da var tabii), filmi izleyenlerin bir daha çubuklu dondurma yemek istemeyeceğini de söylüyor. Benim üzerimde böyle bir etkisi olmadı gerçi, zira çubuk üzerindeki dondurmanın ne kadar korkunç bir şey olduğunu çocukluğumu bırakırken anlamıştım.
Büyük dondurma firmalarının tavrıysa, 'Hamam'a hamamcıların tepkisinden farklı olarak bana Naomi Klein'ın 'No Logo' kitabında örneklerini verdiği dev kapitalist şirketlerin genişleme stratejilerini hatırlattı. Onlarınki gibi zekasız değil bu tepki, altmetni çok dolu.
Anti-küreselleşme hareketinin fikir zeminini hazırlayan isimlerden Klein, özellikle Starbucks'ın büyümesine dikkat çekiyor kitapta. 1986 yılında Starbucks, Seattle'da açtığı birkaç cafe'yle ünlendi. 1992'de Amerika ve Kanada şehirlerinde toplam 165 noktaya ulaşmıştı. Bu rakam bir yıl sonra 275'e, 1996'daysa bine ulaştı. 1999'a gelindiğinde Starbucks artık uluslararası bir şirketti ve Kuveyt'ten Londra'ya kadar 1900 dükkanı vardı.
Starbucks'ın Amerika'daki genişleme stratejisi birbirine yakın mesafede olabildiğince çok dükkan açmak. İstanbul'da da Metrocity'de bir Starbucks var, hemen yanında da Kanyon'da da. Starbucks, bu sayede bir rekabet ortamı yaratıyor ama müşteriye sunduğu seçenek sadece kendisi. İki kahve dükkanından birine girecek olan kişi, karşısında iki Starbucks bulunca kazanan daima büyük şirket oluyor.
Amerika'da aynı sokak üzerinde birkaç Starbucks şubesinin bulunması bundan; tesadüf değil, bilinçli. Başka firmalar da benzer yöntemleri deniyor. Mesela hemen hemen aynı ürünleri satan Abercrombie&Fitch ve Hollister, alışveriş merkezlerinde rekabet ediyorlar, halbuki aynı gruba bağlılar. Çeşitlilik sunuyormuş gibi görünüp tekelleşiyorlar.
Starbucks'ın bir başka oyunu da girdiği pazarlardaki yerel rekabet unsurlarını yok etmek. Starbucks'ın stratejilerinden biri yerel cafelerin mal sahiplerine daha yüksek kiralar vererek o dükkanlara kendi şubelerini açmak... Bu konuda da büyük yol kat ettikleri biliniyor. Viyana'da Sacher Oteli'nin karşısına da şube açtı Starbucks, cafe kültürünü büyüten Paris'te de adım başı var. Yine de Helsinki, Amsterdam gibi Starbucks'ın giremediği ya da bu kadar yayılamadığı güzel şehirler de var.
Oysa kapitalizm bu şekilde büyüyedursun, Klein'ın da başını çektiği anti-küreselleşmeciler de yeni düzen karşısında tam anlamıyla mağlup olmuş değil. Dünyanın birçok şehrinde sokaklara dökülen gençlerin çabaları sonucu yavaş ama olumlu çabalar göze çarpıyor.
Amerika'da sayıları azımsanmayacak miktarda gençler zincir mağazalardan alışveriş etmeyi kesip yerel ekonomiyi destekliyorlar. Kahve içeceklerse Starbucks'a gitmiyorlar mesela, Gap'ten giyinmek yerine daha özgün, gerektiğinde ikinci el mağazaları tercih ediyorlar. Hatta giderek zincirlerden alışveriş etmek 'uncool' bir duruma da düştü. Kendilerini McDonald's gibi alt sınıf zincirlerinden farklı konumlayarak yola çıkan yeni şirketler giderek o duruma düştü.
New York, Londra gibi şehirlerde artık bir cafe'yi gözde yapan girişindeki 'fair trade' tabelası; içtiğiniz kahvenin üçüncü dünya ülkesi insanlarını sömürmediğini, onların yaşam standartlarını düşündüğünüzü belli ediyorsunuz böylece.
Dev şirketlerin azgın stratejilerine ters orantılı bir şekilde, dünyada yerele aşırı düşkünlük de başladı, beraberinde bir bilinç de oluştu. 90'lı yıllarda Amerika'da görüp de hayranlıkla içeriye girdiğimiz bir kahveci değil Starbucks artık. İçeri attığınız her adımda çok başka çağrışımlar veriyor o logo; müzikte sansürü desteklemekten ucuz işçi çalıştırmaya kadar...
Muğla'da motosikletiyle dondurma satan adamdan aldığınız her külah da süpermarkette satılan o çubuklu fabrikasyon plastik tadlardan çok daha kıymetli. Tam da bu açılardan. Çünkü o motosikletten satılan dondurma sayesinde bir insanın hayatı değişiyor, çocukları büyüyor.
Starbucks'ın azgın emlak alımı stratejilerinden biri Toronto'da ters tepmişti. Dooney's'in malsahibiyle anlaşan şirket, halkın protestoları yüzünden oraya bir Starbucks açamadı ve o dükkan Dooney's olarak kaldı.
'Dondurmam Gaymak' da şimdi, bir anda, hiç öyle konumlanmamasına rağmen Türkiye'nin kendi öz anti-küreselleşme simgesi oluyor. Bu filme giden herkes, vahşi kapitalizme bir gol atmış olacak.
(Oray Eğin - Akşam)