Günlerle Gelen

2/3/2009

SOKRATES'İN SAVUNMASI

                                             SAVUNMA

      İnsanlığın ulaştığı en son ve en mükemmel yönetim sisteminin, demokrasinin  uygulandığı Atina şehir devletinin bir üyesi, her yerde herkesle konuşan, sorular soran, sıra dışı bir bilge. Sorularıyla sıradan insanı da, devrin bilginlerini de sarsan, insanların sorgulamadan, düşünmeden, yaradılış kapatisesisinin altında, kalitesiz bir yaşam sürmelerine razı olmayan, olamayan bir bilge.

        En kıymetli bilginin bilmediğini bilmek olduğunu haykıran bir bilge. Gençleri peşinden sürükleyen, bilinen ve bilinmeyen her şeyi her yönünden kuşatarak sorgulayan, gerçeğe sorulardan bir köprü kuran, kurduğu köprüden her bir kişinin geçmesini, geçip gerçeği bulmasını arzulayan bir bilge.

        Önce kendini tanı diyen bir  bilge, bir ben vardır benden içeru diyenlerin, tüm tarikat geleneğinin en önemli düsturunu dillendiren bir bilge. Atina’yı da tüm dünyayı da sallayan bir bilge, neredeyse 2500 yıldır fikirleri, öğrencileri ve öğrencilerinin fikirleri konuşuluyor, yazılıyor,sıradan insanları düşünürleri etkilemeye devam ediyor. Onlardan sonra hiç kimse  artı hiçbir şey söylemedi diyecek kadar ileri gidenler var bunların arasında, onun için dünyanın en ünlü bilgesi dersek yanılmış olmayız sanırım.

         M. Ö. 400 yılında Atina şehir devleti meclisi tarafından baldıran zehiri içirilerek ölümüne karar verilen bilge. Doğruyu araştırdığı ve insanları da doğruyu bulmaya teşvik ettiği için baldıran zehirini sukunetle içen bilge Sokrates.

        Yoksuldu ama onunkisi seçilmiş bir yoksulluktu, M.Ö. 469 da taş ustası bir baba ve ebe bir anneden dünyaya gelmişti. Eğitimliydi, politikanın ve felsefenin itibar gördüğü bir zamanda yaşıyordu, politikayla ilgilenmedi, ölümünden sonra öğrencisi Platon tarafından kayda geçirilen savunmasında çocukluğundan beri içinden ona seslenen tanrısal sesin onu politikaya girmekten alıkoyduğunu söyler.

        Yaşadığı toplumun aksayan tüm yönlerini gördü, görmekle kalmayıp düzeltmek için konuştu, anlattı. Yorulmadı, gençlere evlenmelerini önerdi, karısının kötü huylu biri olduğunu hatırlatanlara ‘Karınız iyi huylu olursa mutlu, değilse filozof olursunuz’dedi.

        Yine, ünlü  savunmasında Tanrı tarafından filozofluk yapması için gönderildiğini, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olsa da bundan vazgeçemeyeceğini söyler ve mahkeme karşısında Atina halkına şöyle seslenir ‘Atinalı beyler ben, sizi seviyorum ve sayıyorum, ama size değil tanrıya itaat edeceğim ve nefes aldıkça felsefe yapmaktan, sizlerden birini yolda her görüşümde akıl vermekten vazgeçmeyeceğim. Her defasında da alışık olduğunuz sözleri söyleyeceğim: Sen, büyük ve bilgeliğiyle ünlü Atina şehrinin yurttaşı, neden, nasıl daha çok para kazanmanın yollarını düşünüp duruyorsun da ruhunun arınması ve dürüstlüğün için uğraşmıyorsun?’

        Bugünkü batı uygarlığının çekirdeği yunan uygarlığının da en büyük putu, en büyük şirki paraymış ne hazin, onun canavar yavrusu batı da tüm dünyayı para için  kasıp kavurmadı mı?

Ama ne kasıp kavurma…

       Evet, Sokrates gençleri yoldan çıkardığı, şehrin tanrılarına inanmayıp yeni tanrılara inandığı, yeraltında ve gökte olup biteni araştırdığı, haksız sözleri haklıymış gibi gösterip, bunları başkalarına öğrettiği suçlamasıyla ölüm cezasına çarptırıldı, mahkeme en az bugünküler kadar demokrattı.

       

      

       

       .

2/12/2008

KELİLE VE DİMNE İLE BİNLERCE YILDAN BU YANA

     Yazıldığından bu yana defalarca çevrilmiş, yorumlanmış değerli bir hazine. Binlerce yıldan damıtılmış bilginin iç içe öykülere farklı dozlarda yedirilmiş hali. Sultanların başucu kitabı, halkın eğlencesi, La Fontain'in, Ezop' un hatta Mesnevi' nin ilham kaynağı. 

 

     Bir zamanlar Hind ülkesinin başına Debşelim isimli bir hükümdar gelir; gelir gelmesine de iktidar aklını başından alır geri de vermez. Zalimliğiyle ün salar, onun zamanında korku halkının kalbine futursuzca yerleşir, güvensizlik ve mutsuzluğu da beraberinde getirir.

 

    Rabbin bir lütfudur ki aynı zamanda günlerden o günde, Beydaba {alimlerin başi } namıyla anılan ilmine  de kendisine de güvenilen, cesur, zalimin katında zulmunu yüzüne soylemekten çekinmeyecek bir bilge kişi de yaşamaktaymış. Tez zamanda hükümdarı uyarmayı kendisine bir görev bilmiş, huzura çıkıp usulünce söylemiş her bir şeyi. Debşelim böylesine söhretli bir alimi kabul etmiş etmesine, sozlerini de dinlemiş, heyhat ki duyduklarını kaldıramamış, insanın en büyük zaaflarından hükmetme ve daima oyle kalma arzusu, şeytanın hasletlerinden olan hatasında ayak direme hali galip gelmiş, arakadaşı şeytanın da desteğiyle gondermiş Beydaba'yı zindana.

 

Gozlerine perde çekilmis çekilmesine de kalbi kapkara olmamış henüz. Vicdanı şeytanla savaşmadaymış olayın harareti geçtikten hemen sonra, geceleyin gördüğü rüyanın etkisiyle uyanmış ve şöyle bir gönlünü yoklamış, Beydaba`nın haklılığını gün ışığı gibi görmüş. Derhal hapisten salıverilmesini istemekle kalmamış, O'nu kendisine vezir yapmaya da karar vermiş. Hind'in üstünde çifte güneş açmaktaymış, halk refah ve mutlu günler yaşamaktaymış. Debşelim düsünmüş tasınmış: “Ben bu ülkeyi adalet ve iyilikle yönetiyorum,yanımda Beydaba olduğu beni öğütleriyle aydınlattiğı sürecede yonetmeğe devam edeceğim, ya benden sonrası?” diyerek Beydaba'dan bilgeliğini ölümsüzleştirecek bir eser meydana getirmesini istemis ve yazıldığı günden bugüne değerinden hiçbirşey kaybetmeyen eser böylelikle ortaya çıkmış. Gizli bir hazine gibi saklanmış saraydan dışarıya hiç çıkarılmamış ve tüm Hind hükümdarları bu saklı ve sihirli meyveyle beslenmiş, ülkelerini iyilik ve adaletle yönetmişler.

 

     Kitabın yazılış tarihi tartışmalıysa da M.S. ucuncu yüzyılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Yazılış dili Sanskritcedir. M.S. altıncı yüzyılda Iran hükümdarı Nusirvan, Hind hükümdarlarının hazinesindeki bu kitaptan haberdar olur. Hükümdarların tüm meselelerini çözecek bilgi ve hikmete haiz bu kitaba sahip olmaya karar vererek doktorunu bu iş için görevlendirir. Hind diyarına giden doktor uzun uğraşlar neticesinde hazine dairesinde korunmakta olan kitaba ulaşır, kitabı başka kitaplardan birkac ilaveyle birlikte Pers diline çevirir. Kitabin başına kendi hayat hikayesi ilave edilmiştir. Nuşirvan'ın meşhur veziri Buzurkmihr de onurlandırmak için metnin altına imzasını atar. Böylece kitabın bu  günlere kadar ulaşmasına vesile olan ilk Berzeveyh çevirisi yapilmış olur. Bundan iki yuzyil sonra Ibnu'l Mukaffa kitabı katkılarıyla beraber arapçaya çevirmistir ki bu başarılı çeviriyle birlikte kitap arap edebiyatının malı olmuş ve arap edebiyatını ziyadesiyle etkilemistir.

Kitapdaki Dimne'nin yargılanması kısmı Ibn'ul Mukaffa'ya aittir, Zahid ile Misafir hikayesinin de ona ait olma ihtimali yüksektir. Bundan sonra tüm dünya dillerine yapılan çevirilere bu çeviri kaynaklık yapmıştır. Ibnu'l Mukaffa, Berzeveyh'den sonra çeviriye kendi üslubunu katmış, metni kendi katkılarıyla neşretmistir.

 

    Ibn'ul Mukaffa kitabı okuyacak üç farkli insan zümresinden bahseder önsözünde, birinci grup hayvanların dilinden anlatılan bu hikmetli hikayelerin kabuk kismi olan eğlenceden nasiplenen, sıg insanlar grubudur. İkincisi hikayelerdeki hikmeti de anlayan ama gereğini yerine getirmekten aciz grup, üçüncüsü ise bu hikayelerin hedef kitlesi, hikayeyi okuyan okurken eğlenen, icindeki hikmeti anlayıp düşünen ve nihayet o hikmetin gereğini hayatina geçiren bahtiyar grup.

 

    1360 yilinda kitap Kul Mesud tarafindan Aydınoğlu Umur Bey'e sunulmak uzere ilk kez Türkçe’ye cevrildi. Düz yazı seklindeki çeviri bilinmeyen bir müellif tarafından nazıma çevrilerek I. Murad'a ithaf edildi. Ve en son Ali Celebi tarafından süslü ve cümle sonları uyumlu bir nesirle Hümayunname adıyla Kanuni Sultan Suleyman'a sunuldu. Bu kitaptan da yine Avrupa dillerine çevrilmiştir. Bugün hala sahaflarda nüshalarına rastlanmaktadır.

 

    Ulema-ümera (aydin-yönetici) ilişkisini ortaya koyan, bugün de hiçbir açidan geçerliliğini kaybetmemiş bu eser hem sıradan halk, özellikle de devlet erkanı icin damla damla ilaçmişcasına alınıp faydalanılacak sihirli bir iksirdir. Çağımızın belki en önemli hastalığı hikmetin kaybolmasıdır. Bu eserin döşediği yol taşlarını takip eden okuyucu yolun sonunda yitik hikmetin bir bölümüne ulaşacaktır.

 

5/11/2008

GEORGE ORWELL

        George Orwell  gerçek ismiyle Eric Arthur Blair, Sömürge Hindistanın da sömürünün doğal bir parçası olarak dünyaya gelmiştir, daha sonra o yıllardan şöyle bahseder: ‘Çocukluğumun ilk yıllarında, benimkine benzer bütün ailelerin çocuklarının hemen hepsi gibi, bende sade insanları neredeyse insan altı bir tür sayardım. Aynı şekilde, okul yıllarında işçi sınıfına mensup kişilerin insan olduğuna ilişkin hiçbir kavram edinmemiştim, uzaktan baktığımda onlara acırdım ama ne zaman yakınına gelsem, yine onlardan nefret eder, yine onları küçük görürdüm.’

      Orwell alt orta sınıftan olmakla beraber soylu bir ortamda büyütüldü ve Eton Kolej’inden mezun oldu. Okuldan sonra Burma’da polis teşkilatında çalıştı. Bu dönemde şahit olduğu uygulamalar emperyalizmden nefret etmesine neden oldu ve böylece sömürge polisliğini bırakarak Paris ve Londra’da bulaşıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı ve türlü sıkıntılara katlandı. Bir yazınından alıntılanmış şu cümle hangi hislerle sömürge polisliğini bıraktığını anlamamızı sağlar:‘Sadece emperyalizmden değil insanın insanı kullaştırmasının her biçiminden kaçmak zorunda olduğumu hissettim. Ezilenlerin arasına karışmak onlardan biri olmak ve onları ezenlere karşı onlarla aynı tarafta olmak istedim …’

     Tüm bu deneyimlerin sonucunda otobiyografik olup olmadığı tartışılan ilk romanı ‘Paris ve Londra’da ve Beş Parasız’ 1932’de yayınlanır. Roman Avrupa’nın iki büyük başkentini toplumun en alt tabakasından birinin gözünde anlatır. 1934 yılında ise sömürge polisliği yıllarının deneyimleriyle yazdığı ‘Burma Günleri’ yayımlanır. Yine 1934’de yayımlanan Papazın Kızı’ndan sonra Orwell’ın edebi hayatında  önemli bir yeri olan Zambak Solmasın yayımlanır, eserde dargelirli ortasınıf başarıyla resmedilir.

      1937’de maden işçilerinin hayatını anlatan Wigan Pier Yolu isimli romanından sonra İspanya’ya gider.  Hitler ve Mussolini’nin desteğini alarak İspanya’da darbe girişiminde bulunan Franko’ya karşı savaşacak gönüllülere katılır. O’nu kariyerinin zirvesine taşıyan tüm Dünyada okunup tanınmasına aynı zamanda da tartışılmasına neden olan iki kitabını bu deneyiminin sonunda yazacaktır.

      İspanya’ya ilk gittiğinde bir sosyalizm cennetiyle karşılaşır her şey mükemmeldir, halk memnundur. Cepheye sevk edilir, ağır yaralanır ve cephe gerine gönderilir, geri döndüğünde sosyalizm cennetinin bir cehenneme dönüştüğüne şahit olur. Sosyalistler iki cepheye ayrılmış Stalinciler ve Stalinci olmayanlar birbiriyle savaşa tutuşmuştur önce kendi aralarında sonra da Franko’yla savaşırlar, tabiî ki yenilirler. Bu arada tüm gönüllüler ve tabi Orwell da sınır dışı edilir, savaş anılarını ‘Katalonya’ya Selam’ isimli eserinde anlatır ama bu savaşın Onda bıraktığı derin  izleri Hayvan Çiftliği ve ölümünden hemen önce yayımlanan 1984 isimli  eserlerinden okumak mümkündür. Bu iki roman O’nun  nedamet getirmiş bir komünist olarak tüm dünyada komünizme karşı okunup okutulmasına neden olmuştur.Bu iki ramanı O’na CIA’in yazdırttığı ve bir dönem CIA’in ajanı olduğu konuşulsa da  Henüz 46 yaşındayken vefat eden yazar kapitalizmden daha çok umutsuzluğun sözcüsü olarak bu hayatı terk etmiştir

9/6/2007

Cemil Meriç ve Ufku

  Benim Cemil Meriç’le tanışıklığım öyle çok uzun yıllardır değil hepi topu birkaç yıldır. Bu Ülke ilk okuduğum kitabı, dili de tarzı da farklı gelmişti ilk karşılaşmamızda, sonra Journal 1-2 işte bence asıl tanışıklığımız da jurnallerle oldu. Onu kendi ağzından dinlemek, yaşadığı trajediye rağmen direnişi. Diğer yazar ve düşünürlerden başka bir yerde duruyor. Herkese ve her şeye yücelerden bir yerlerden bakıyor, açık ve net görüyor görmeyen gözlerine rağmen. Her insanın hamurunda olan öğrenme, düşünme, öğretme ve değiştirme isteği bazılarında aşk noktasına ulaşıyor ki Cemil Meriç bence bu anlamda bir aşık.

 

   Kırk Ambar-Lehçet-ül-Hakayık, buraya gelirken Cemil Meriç’in yanımda getirdiğim iki kitabından biri. Bitireli epeyce oldu ama kaydetmek bugüne nasipmiş, Cemil Meriç’in 20. ölüm yıldönümünden birkaç gün öncesine. Ölümünün üzerinden neredeyse yirmi yıl geçmiş ama konuşuyor bizimle, yaşayan fikirleriyle ve kitaplarıyla.

 

    Avrupalılaştırılmaktan modernleşmeye, Ortadoğu’dan sömürgeciliğe, kapitülasyonlardan ikinci Abdülhamid’e, İran’dan marksizme, liberalizme, Prodhon’dan anarşiye ve nihayet kadın meselelerine kadar pek çok konuya yer vermiş kitabında.

 

Tam anlamıyla bir kırk ambar, hakikatlerin dili bir tür düşünceler tarihi.

Okuyucu ! Sana kolayca okuyacaksın demiyorum ama şunu bilmen lazım kolay okunanlar kolayca kaybedilebilirler.

 

   Kitap’dan:

 

  ‘Düşünmek evvela düşünceleri düşünmek, sonra da onların tesirinden kurtulmaktır.’

İslamiyet mazide yalnız bir din olarak, yalnız yabancılara karşı mücadelede bir sembol olarak rol oynamakla kalmamış, sınıf kavgalarında da etkili olmuş. Yabancıya karşı kavgada bir kimlik, belirlemiş, yalın ve sürükleyici bir parola olmuştur. Bugün de aynı amaca hizmet edebilir…”

 

“Biz kıtalararasında ezeli bir savaş olduğuna inanmıyoruz. Savaş Avrupalının ruhundadır: sınıflar arası savaş, milletlerarası savaş… Nizamını bir türlü kuramayan bu tedirgin ruh arzı geniş bir salhaneye çevirmiştir, ve çevirmektedir. Asya Avrupalılaşamaz, İslam Hristiyanlaşamaz, tarih ırmağı yerini değiştiremez.”

 

“Bizde Marksizm ilmi bir disiplin veya araştırma metodu olmaktan çok bir çeşit nezle. Aaydının bir kartvizite ihtiyacı var: Müslüman değil, belli bir mesleği yok, herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış… Bırakın da Marksist olsun.”

 

“Medeniyetlerin anahtarı: Birikim. Tekamül de inkılap da kemiyetten keyfiyete geçiştir. İnsanı insan, milleti millet yapan: Hafıza. Biz hafızamızı kaybettik. Düşünce bütünü kucaklamak, dünü yarına bağlamak. Olanı bilmeden olacağı fethedebilir miyiz. Sıhhatli toplumlar kendileri kalarak değişenlerdir.”

31/3/2007

Kuyucaklı Yusuf

  Okuduğum bir kitabın, daha sonra televizyona ya da sinemaya uyarlanmış halini seyretmek bende genellikle hayal kırıklığına yol açar. Kimi  zaman, kitaptaki duygu  zenginliği perdeye yansımaz veya yansıtılamaz, kimi zaman da, karakterler hayalimdekinden bambaşkadır. Bazense benim için önemli olan ayrıntılar atlanmıştır.

 

    Aslında bu konuda beni yanıltan tek örnek Yüzüklerin Efendisiydi, kitabı okurken sinemaya aktarılamayacağını düşünmüştüm hep. Ama filmler harikaydı; Gollum bile hayallerimin de ötesinde başarıyla canlandırılmış, okurken olduğu kadar zevkle izledim. Tolkien’in hayal gücüne olan hayranlığım kadar filmin yönetmenine ve ekibine de hayranlık duydum.

 

   Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u ise önce izleyip sonra okuduğum tek örnek. Kitap boyunca bana filmdeki karakterler eşlik etti, her cümle onların ağızlarından çıktı, benim için kitap filmle sınırlanmış oldu. Buna rağmen kitabı okumak güzeldi.

 

Kaymakam, Yusuf ve Muazzez,  birbirine bağlı üç farklı insan; yaşamlarını çıkmaza sokan üç farklı insan. Yolun çıkmaza girdiğini gördükleri halde değiştirmek için kıpırdamayan akışı yaşayan insanlar. Kitap bir yetimin, bir kaymakamın, kasaba hayatının, paranın gücünün kitabı olduğu kadar aşkında kitabıdır; her duyguya galip gelebilen aşkın.

 

     Sabahattin Ali paranın iktidarını, insanların yaşamlarını evirmede onlardan fazla söz sahibi oluşunu ortaya koyarken, parayla ahlakın bir arada olabilme ihtimalini de yadsımış.

 

Kitap’dan:

 

    “Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu karısı idi. Muazzez’in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi; fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf’un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu.”

« Önceki ::