SATILIK HATIRALAR
Kırklı yılların başı savaş kapıda, kıtlık içerde. Debdebeli Osmanlı’nın yerinde, küçük ürkek Türkiye, önceki savaşalrın acısı henüz dinmemiş, yaralar hala sızlıyor. Yüzyıllardır tüm dünyaya hükmeden koca imparatorluğun çocukları, ellerinde kalan son toprak parçasında yenilmeyi de, küçülmeyi de hazmedip, ayakta kalmaya, herşeye rağmen ayakta kalmaya çalışıyor.Bir taraftan, galiplerin ayak izini olabildiğince titizlikle izlemeye çalışırlarken, diğer taraftan sanki mümkünmüş gibi buna rağmen mağrur kalmaya çalışıyorlar.
Hayranı olduğumuz Batı Akif’in söylediği gibi kanla beslenen bir canavar, ne kadar kan içse daha da fazlasına açlık duyuyor, bağrına yaslandığı şeytan kadar kibirli, şeytan kadar küstah ve acımasız. Baskılara rağmen savaşın dışında kalmaya çalışan, kaybedebileceği son toprağa sıkı sıkı sarılmış Türkiye.
Savaş Melahat’ın küçük evinin kapısını da çalıyor;
- Tak tak tak !
Tüm yetişkin erkekler askere çağrılıyor, tabi Şevki de. Ev sessiz, çıt çıkmıyor.
- Çocuklar önce Allah’a sonra sana emanet, seni de önce Allah’a sonra sana emanet ediyorum Ülfet
- Başım üstüne, sen sağ salim git gel inşallah
Ülfet güçlü, Ülfet sağlam, ama gözyaşları izin almadan süzülüp gidiyo aşağıya doğru, Şevki kızçelerini ciddiyetle yanaklarından öpüp vedalaşıyor, küçük evlerin arasından küçük tahta valiziyle kayboluyor, Onu takip eden gözler mahzun ve ıslak, sessizlikse daha derin.
...
Bir yumurtayı üçe böldü Ülfet, eldeki en son para tükenip mutfaktaki son undan hamur yoğurana kadar umud etti ama Şevki hala askerdi, evdeki değerli şeyleri bir bir satmaya başladı. Önce kendi eşyalarından başladı bir iki derken ona ait hiçbirşey kalmamıştı. Sıra kızların hatıralarına, analarından kalan son şeylere geldi, önce elmas iğnesi satıldı, sonra sıra anne kokulu yabanlıklara geldi, ipek şalvarlar, sırmalı yelekler işli gömlekler...
Melahat metanetli olmaya, üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyordu ama en son parça ellerinden çıktığı gün içinden bir şeyler koptuğunu hissetti, sanki annesini ikinci kez kaybetti, o eşyalar şuracıkta sandığın içinde durdukça ne zaman annesini özlese sandığın kapağını kaldırıp özlem giderirdi. Annesini sağlıklı olduğu en son haliyle hayalinde canlandırır, O’nu hemen orada yanında hissederdi. Mezarı da uzaklardaydı başucuna gidip Nihan gibi ağlayamazdı ki, zaten Nihan da şimdi annesiyle aynı yerdeydi, Nihan’ı kıskandı bir an, sanki yeryüzündeki tek anasız çocuk kendisiydi tabi bir de kardeşi vardı aynı kaderi paylaşan. İşte o son parça analığıyla birlikte evi terkettiğinde yalnız yapayalnız hissetti, annesinden hiçbir iz kalmamıştı artık, içini bir kızgınlık kapladı ama, kime, neye bilemedi, gözlerinde hiç yaş kalmayıncaya kadar ağladı sonra yüzünü soğuk sularla yıkadı ki analığı fark etmesin.
- Üzülme kızçem baban geri döner dönmez gider alırız.
Ülfet çocukların üzüntüsünü görüyordu ama elinden gelen bir şey yoktu, biraz ümit vermek dışında. Aslında o son parçayı sattığı gün kendisi de umudunu kaybetmek üzereydi ama o yanlız değildi, kaybolan umudunu ekrar geri bulmak ve bulduklarından bu yetimlere vermek zorundaydı.
O gece hiç uyumadı. "Allah’ım bir çıkış yolu, Allah’ım bir çıkış yolu" diyerek göz yaşlarıyla yalvardı.
0 yorum yazılmıştır